ABD’nin İslamofobiyle Sınavı
İslam karşıtı propaganda ve manipülasyonların toplumsal algı bozukluğunu güçlendirmekte olduğu Batı dünyasında Müslümanlar siyasi çekişmenin ve iktidar mücadelesinin önemli bir aracı haline getiriliyor. Avrupa’da gittikçe tırmanan İslamofobik uygulamalar, ırkçı siyasi grupların etkinliğini artırırken, özellikle Müslüman göçmenler ayrımcılık ve nefret suçlarıyla doğrudan muhatap oluyor. DEAŞ üzerinden kurgulanan yeni İslam karşıtı dalgaya bağlı hareketlerin başta Almanya, Fransa, Hollanda ve Belçika olmak üzere, Avrupa Birliği ülkelerindeki Müslümanların sosyal ve ekonomik yaşamlarını tehdit eder hale gelmesi, sürüklenmekte olduğumuz kaosu gözler önüne seriyor. ABD’de ise yaklaşan başkanlık seçimleri öncesinde adayların kampanyalarındaki başlıca tartışma konularından birini İslam ve Müslümanlar oluşturuyor. Cumhuriyetçi Başkan aday adayı Donald Trump, seçim kampanyasını İslam karşıtı söylem üzerinden geliştirmeye çalışırken tüm Müslümanların ABD’ye girişinin engellenmesi gerektiğini savunarak nefret suçu işlemeyi sürdürüyor. Daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, İslam düşmanlığı yapmakta olan Trump kamuoyu yoklamalarında ise Cumhuriyetçi adayların önünde bulunuyor. Şaşırtıcı gibi görünse de ABD toplumunda uzun zamandır tohumları ekilen İslamofobi olgusunun 11 Eylül saldırıları ve Arap Baharı sürecinde yaşanan gelişmelerle birlikte kaygı verici boyuta çoktan ulaştığını söyleyebiliriz.
1980’lerde, Avrupa’da Müslüman göçmenlerin yoğun bir biçimde kendilerini hissettirmesi İslam ve Müslümanlar hakkındaki algı yetersizliğini gösterdiği gibi, ABD’deki göçmenler 11 Eylül sonrası ırkçılık ve yabancı düşmanlığının yükselişine tanıklık etti. Amerikan yönetimlerinin 11 Eylül saldırıları bahanesiyle İslam coğrafyasında giriştiği işgal ve savaş politikaları Müslüman dünyada karşı öfke ve nefreti çoğalttı. Küresel İslamofobi endüstrisinin iştahını kabartan bu durum, muhalif İslami hareketlerin meşru çizgilerinden saptırılmaları amacıyla radikalize/terörize edilmeleri bakımından kullanıldı. Nitekim Suriye’de beş yıldır kendi halkını katletmekte olan bir diktatörü inatla ayakta tutmaya çalışan ABD’nin rejime karşı meşru direniş siyasetini de budaması neticesinde, DEAŞ gibi küresel güçlerin taşeronluğunu yapan örgütler sahne aldı. Sonuçta, Trump benzeri siyasi figürler ABD kamuoyunda salgına dönüşmeye başlayan bir hastalığın belirtisi olarak gün yüzüne çıktı.
Nefreti Siyasete Tercih Etmek
Siyasi popülizm kültürünün Batıda göç ve göçmen olgusu üzerinden geliştiği bir dönemde, yabancıların “ötekileştirilmesi” güvenlik kaygılarıyla meşrulaştırılmak isteniyor. Trump bu konuda son çarpıcı örneği oluşturuyor. Sadece Müslümanları değil ABD'de ikamet eden Meksikalıları da hedef alan Trump, onları ülkeden göndereceğini ifade ederek ırkçı söylemini zenginleştiriyor. Eleştiriler karşısında “Din hakkında değil güvenliğimiz hakkında konuşuyorum.” diyerek savunmaya geçen Trump, nefret söylemini güvenlik histerisiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Kendi partisinden siyasi rakibi olan Ted Cruz’un Kanada doğumlu olması nedeniyle başkanlık için gerekli şartları taşımadığını ifade ederek karalamaya çalışması da Trump gibi kişiliklerin zenofobiyi siyasi çıkarları için nasıl pervasızca kullanabildiklerini ve Amerikan toplumunda ciddi bir destek bulabildiklerini gösteriyor. Böylesi ırkçı, ayrımcı ve nefret içerikli söylem ve eylem biçimlerinin ABD siyasetinde güç kazanmasından Müslümanların daha çok zarar göreceğini tahmin etmek zor değil.
ABD’de İslam ve Müslümanlar konulu pek çok kamuoyu araştırmasının, sosyolojik bağlamından kopartılıp toplumsal korku ve gerilimleri tırmandırmak amacıyla kullanıldığını görüyoruz. 2011 yılında ABD’de yapılan araştırmalardan birinde Amerikalıların yaklaşık %50’sinin İslam’ı Amerikan değerlerine aykırı gördüğü ve bu oranın cumhuriyetçi Amerikalılar arasında çok daha yüksek olduğuna dair hipotezler kamuoyunda tartışılmış ve Müslümanlar arasında endişeye yol açmıştı. Gallup’un 2011’de bu kez ABD’de yaşayan Müslümanlarla ilgili anketinin sonuçlarına göre, ankete katılan Müslümanların yaklaşık %48’i kendilerinin bir önceki yıla göre çok daha fazla dini ayrımcılığa maruz kaldığını ifade ediyor. Her iki araştırmanın sonuçları karşılaştırıldığında, Amerikan toplumundaki İslam algısının ve bu algıyla baş etmeye çalışan Müslümanların yaşadığı ayrımcılık duygusunun merkezinde doğru anlama ve anlaşılmayı engelleyen unsurlar yer alıyor. ABD merkezli PEW Araştırma Merkezinin, 2015 yılında gerçekleştirdiği ve ABD'de yaşayan farklı dinlere mensup bireylerle ilgili araştırması da benzer tepkilere neden oldu. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, 2050 yılında ABD'deki toplam Müslüman nüfusun iki katına çıkacağına ve 2010 ile 2015 yıllarında ABD'ye gelen Müslüman mültecilerin bu artışta önemli bir payı bulunduğuna dikkat çekiliyor. 2040 yılında Müslüman nüfusun Yahudi nüfusu geçeceğine vurgu yapan PEW araştırması, ırkçı ve yabancı düşmanı akımlar tarafından Müslüman göçmenlerin bir tehdit olarak kullanılabileceği bulgulara yer veriyor. Özellikle ana akım medyanın bu tür araştırma sonuçlarını kullanarak İslam konusunda önyargılı ve kalıplaşmış yayınlarını sürdürmesi, İslamofobinin yükselişini tetikliyor. İslamofobiyi yaymak üzere kampanyalar düzenleyen kuruluşlara ABD’de finans sağlayan birçok bağışçı var. Center for American Progress adlı düşünce kuruluşunun yayınladığı “Nefret Üretmeye Çalışan İslamofobi Ağları” isimli rapor, Amerikalıları İslam karşıtı yapmayı amaçlayan sekiz ana finansörün varlığına dikkat çekiyor. Bu finansörler, 2001’den bu yana 57 milyon dolara yakın bir bütçeyi İslam aleyhtarlığı yapan kuruluşlara bağışladı. İslam karşıtlığının nasıl devasa bir sektör haline geldiğini gösteren bu durum, Müslümanları terör ve şiddet ile itibarsızlaştırmaya çalışan Trump gibi siyasetçilerin elini güçlendiriyor.
Ne Yapılmalı?
İslamofobi, günümüz dünyasının en yaygın insan hakları sorunlarından birini oluşturuyor. Bu kavram, hem Batıdaki İslam karşıtlarının hem de İslam dünyasındaki otoriter ve totaliter rejimlerin siyasi ve ekonomik çıkarları için kullandıkları bir tür rant aracı haline getiriliyor. ABD’de siyasi kampanyaların ana temalarından biri olan İslam aleyhtarlığı da bu kirli İslamofobi ağlarının parçasını oluşturuyor ve Müslümanlar İslam korkusunun özneleri olarak acı çekmeyi sürdürüyor. Dolayısıyla bu kaotik durumdan çıkış amacıyla ABD’deki İslam toplumu kendilerini daha iyi anlatabilmek için halka açık çeşitli etkinlikler düzenliyor. Cami ve mescitlerdeki “açık kapı” uygulamasıyla haftanın belli günlerinde herkesin katılabileceği programlar yapılarak İslam ve Müslümanlar hakkında gerçek bilgiler veriliyor, sorular yanıtlanıyor. Şüphesiz bu tür uygulamalar, toplumsal algının düzeltilmesi ve İslam karşıtlığının azaltılması bakımından çok yararlı olacaktır. Bununla birlikte, Müslümanların siyasi yaşama daha etkin şekilde katılması ve güç birliği yapması da gerekiyor. ABD, nefret suçlarında ilk yasal düzenlemeyi yapmış bir ülke olmasına rağmen İslamofobik nefret suçlarının engellenmesi bakımından caydırıcı hukuki yaptırımların yetersizliği dikkat çekiyor. Antisemitizmi insanlık suçu olarak kabul eden ABD’nin İslam düşmanlığı yapanlara ilişkin benzer düzenlemeleri hayata geçirmesi gerekiyor. Öte yandan ifade özgürlüğünün sınırlarını aşan boyutuyla İslamofobik söylem ve eylemlerin hoş görülmeyeceği ve cezai müeyyide ile karşılaşacağı yasal düzenlemelerin hayata geçirilmesi, Trump gibi İslam aleyhtarlığı yapan siyasetçilerin zehirleyici kampanyalarını dizginleyebilir.
Dipnotlar:
http://www.sabah.com.tr/dunya/2011/09/11/abddeki-muslumanlarin-problemi-islamofobi
http://www.gallup.com/topic/muslim_studies.aspx
http://www.pewresearch.org/fact-tank/2016/01/06/a-new-estimate-of-the-u-s-muslim-population/
https://www.americanprogress.org/issues/religion/report/2011/08/26/10165/fear-inc/