M.Nedim Hazar - Üsküdar'a gider iken
Loş bir karakol nezarethanesi... Köhne bir iskemle… Hemen duvarda asılı bir yağ lambası.
Müzisyen Nuri Halil, birkaç gündür burada zorla alıkonuluyordu ve uzamış sakalları, beti benzi atmış zayıf bedeniyle epey yorgun görünüyordu. İçeri yeni cilalanmış potinleri, kolalı üniformasıyla bir zabit girdi. Ardından kapı sıkı sıkıya kapatıldı. Belli ki sorgu yapılacaktı.
Bitkin haline rağmen, makama olan saygısından ayağa kalkmayı denedi Nuri Halil Bey. Zabit, eliyle ‘gerek yok otur' anlamına gelen bir işaret yaptı. Eskimiş ahşap masanın üzerine sararmış kâğıt tomarını koydu. Üzerinde resmî; devlet mührü olan soruşturma dosyasıydı bu…
“Evet… Sazende beyefendi…”
Zabit, onun yüzüne bakmadan konuşuyordu. Önündeki kâğıt tomarından bir tanesini çekti aldı. Bakışlarını bestekârın yüzüne dikince, nedense utandı ve tekrar kâğıda eğdi başını: “Bu yaşta seni alıkoyduk ama sebepsiz değil. Hiç düşündün mü, ‘bir dolu musikişinas olduğu halde, neden ben' diye?”
“Ben de bunu merak ediyorum zabit efendi?” diye söyleyecek oldu ama sert ses tonuyla lafı kesilmişti bile…
“Yazdıklarınız, bestelediklerinizle, devletin milletiyle beraber bölünmez bütünlüğüne halel getiriyorsunuz da ondan? Halife efendimize de ihanet ediyorsunuz!”
Şaşkınlığı daha da arttı Nuri Halil'in… Zabit önündeki kâğıttan okumaya başladı: “Üsküdar'a gider iken, aldı da bir yağmur…” Başını kaldırdı, biraz düşündükten sonra, “Ne mana hanende beyefendi, ne mana?”
“Gayet açık değil mi efendim!” diyecek oldu ama zabit devam ediyordu: “Kâtibimin setresi uzun eteği çamur.” Hemen ardından bir katile bakar gibi baktı ve “Bak bak bak… Demek Üsküdar'a her yağmur yağdığında devlet işini yapmıyor ve yollar çamur oluyor ki, kâtibin eteklerine çamur bulaşıyor, öyle mi?”
“Ne münasebet efendim, şarkı o!” diyecek oldu ama zabit hızını almıştı: “Bir de ‘uykudan uyanmış, gözleri mahmur…' Yani devlet, memurunu çok çalıştırıyor, uykusunu alamıyor, devlet vatandaşına zulmediyor öyle mi? Nedir bu devlet düşmanlığı efendi?” “Bu kadarla kalsa iyi, bulunan mendilden kasıt nedir, doldurulan lokum nedir, açık açık söylesene; rüşvet mi alıyor yani kâtipler?”
Hayretten küçük dilini yutacak gibi olmuştu usta müzisyen. Zabit, akla gelmedik şekilde yüklenmeye devam ediyordu: “Kolalı gömlekten kasıt, devletin lüks, şatafat, debdebe içinde yaşaması mıdır, nedir?” Burnundan soluyordu, “‘Kâtip benim ben kâtibin el ne karışır' ha! Yani canınızın arzu ettiğini yapacak, her türlü mel'aneti işleyeceksiniz, devlet size ilişmeyecek öyle mi?”
“Rica ederim efendim, bir sevda türküsüdür o, toplumun rağmına iki âşığın dirayetini iktiza eder o eser…”
“Bakın işte, kendiniz itiraf ediyorsunuz bir de, ne demek ‘toplumun rağmına' efendi, ne demek?” Kendi kendini gaza getirmenin verdiği gerilimle iskemlesini geri iterek devirdi. Barut gibi olmuş, adeta patladı patlayacaktı… Dişlerini sıktı ve “Aklınızı başınıza getireceğiz sizin. Musiki adamı mısınız, vatan millet düşmanı mı, karar vereceksiniz!”
Ayağa kalktı ve parmaklıklı kapıya yöneldi: “Aç oğlum, beyefendi birkaç gün daha misafir olsun, ardından adlî; murakabe kayd u şartıyla salıverin. Bir daha böyle şeyler yazarsa, merhamet edilmeyecek bilinsin…”
Ardından bakakalmıştı Nuri Halil. İlerlemiş yaşına rağmen istibdat ile tanışmanın hüznünü yüreğinde hissediyor, kalbi sıkışıyordu… Nasıl düşmüştü buralara, inanamıyordu. Yutkundu ama adeta bir yumruk gelip gırtlağına oturdu kaldı.
Gözünü açtığında kan ter içinde yatağındaydı. Üsküdar'a sulu sepken yağmur iniyordu simsiyah bulutlardan. Derin bir nefes çekti ve “Şükür ya Rabbi” dedi…
Allah'tan bir rüyaydı yaşadıkları!