Suriye'ye müdahale kime yarayacak?
Mevcut halimize baktığımızda; coğrafyamız ve sorunlarımız sosyolojik ve ideolojik kompartımanlara bölünmüş, anlamsız parçacıklara ayrılmış, bir nevi iradesiz ve kötürüm yığınlar durumundayız.
Coğrafyamızda akılsız başlar sayesinde evlatlarımız birbirini yemeye devam ediyor! Bu durum adeta kullandığını, işi bitince parçalayıp yiyen ve yedikçe biraz daha ömrünü tazeleyen Yunan mitolojisindeki canavara benziyor.
Coğrafyamızda din; cahil, kifayetsiz ve muhteris politik bezirgânların elinde bir meta aracına dönüşmüş, sloganlara, ritüellere indirgenmiş ve güncel politik bir dilin ya da kimlik bulamamışlığın maskesi olmaktan kurtarılamıyor. Bizlerin de, din, devlet ve millet adına ortalıkta dolaşan “küçük adam”ların statükoculuğu ve tahakkümü arasında sıkışmış olarak söyleyeceklerimiz ancak bireysel çığlık olarak değerlendirilebilir.
Bugün coğrafyamız sürekli olarak yakılıp yıkılmakta ve toplum adeta bir felaket karşısında donup kalan, çaresiz, tepkisiz yığınlara dönmüş durumdadır. Hegel, “Bugünden geriye dönüp baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey yıkıntılardır.” der ama bugünümüzde bundan farklı değildir. Irak'ın, son birkaç yıldır Suriye'nin hali ortadayken şimdi de ülkenin güneydoğusu harabeye çevrilmiştir.
Cumhuriyet'in kurucularının gururla bayraklaştırdıkları “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün pratikte “üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili” bir ülke olduğunu biliyoruz. Bu gerçeğe rağmen AK Parti iktidarı döneminde ciddi bir dış politika değişikliği meydana gelmiş, gerçekten ilk defa bir iktidar döneminde dış politika belirleyicisi siyasi iktidar olmuştur. Esas itibarıyla demokratik bir devlette olması gereken de budur. Elbette bunun böyle olmasının demokratik devlet anlayışından daha çok ciddi uluslararası boyutları vardır. AK Parti'nin iktidar olma koşulları düşünüldüğünde, Ortadoğu coğrafyasında söz sahibi olan güçlerin AK Parti iktidarını destekledikleri çok açık şekilde görülecektir. Bu kapsamda “komşularla sıfır sorun” dış politika hedefinin belli bir dönem için “destekli” bir dış politika hedefi olduğu kanaatindeyim.
Bugün itibarıyla tam bir fiyaskoya dönüşen ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün pratiğini andıran “komşularla sıfır sorun” politikası bizi savaşın eşiğine getirmiştir. Üstelik bu savaş çığırtkanlığının sebebi olarak iki neden ileri sürülmektedir. Bunlardan biri Esed, diğeri ise YPG'dir.
Türkiye'nin ‘Suriye' çıkmazı
Türkiye, Suriye'nin mevcut halinin müsebbiplerinden biridir. Ortak bakanlar kurulu toplantılarından, kardeşlik payesinin dağıtıldığı durumlardan ortaya tam bir düşmanlık ve yakın zamanda ne olacağı belirsiz bir Suriye çıkmıştır. Bugün Suriye, uluslararası güçlerin Irak–İran Savaşı formatını uyguladıkları açık savaş meydanına dönmüştür. Ne kadar çok belirsizlik olursa o kadar uluslararası güçler için iyi olacakmış havası verilmektedir. Böylece Afganistan ve Irak'taki El Kaide çizgisindeki Müslümanlar için yeni bir cephe açılmış gözükmektedir. Böylece Müslümanlar, Allah için(!) ölüp öldürecekleri yeni bir yere yönlendirilmektedirler.
Kesinlikle hiçbir masumun kanı üzerinden hiç kimsenin kazanç elde etmesini istemeyen biri olarak Kürtlerin de ne Suriye'de, ne Türkiye'de ne de Irak ve İran'da kan üzerinden güç kazanmasını istemem. Ancak insanoğlu acımazsızca kan akıtmakta ve şiddet meşru bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Bu durumda Suriye'de artık Kürt gerçeği uluslararası güçler tarafından kabul edilmiştir. Suriye Kürtleri için de Suriye yeniden uluslararası güçler tarafından masada çözülecek kıvama geldiğinde bir pay düşeceği kesin gözükmektedir.
Oysa Türkiye hem içi boş, anlamsız bir Esed ve Kürt düşmanlığı üzerinden Suriye'nin bu hale gelmesinin müsebbibi olmuş hem de uluslararası güçler tarafından denklemin dışına itilmişe benzemektedir. Muhatap alınma gayretleri ile sağa sola efelenmek, Türkiye gibi bölgenin en önemli ülkelerden birinin değerini azaltmaktan başka işe yaramamaktadır.
Esed'i devirme ihalesini üzerine alan Türkiye, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, uzun süren bu sürecin ve şiddetin boyutları itibarıyla uluslararası itibarlarını yitirmiş görünmektedirler. Mevcut ittifakın Suriye'ye yönelik politikalarının temelinin Esed zulmü olduğunu iddia etmek pek gerçekçi değildir. Bu nedenle bu ittifakın gerekçeleri ortaya çıktıkça söz konusu devletlerin Müslüman kamuoyunun vicdanlarında da mahkûm olmaları uzak bir ihtimal değildir.
Şunun bilinmesinde fayda mülahaza ediyorum; Suriye'de Alevi ve Hıristiyan azınlıklara yönelik terörist saldırılar ve mezhepler arsındaki gerginlik Türkiye'yi de etkilemektedir. Azınlıklar dışında Türkiye'nin önemli bir kısmını oluşturan Aleviler, hükümetin Suriye'ye yönelik politikaları nedeniyle kendi güvenliklerinden kaygı duymaktadırlar. Benzer gerçekleri de dikkate aldığımızda Türkiye'nin Suriye'de olaylara doğrudan müdahil olması ne insani, ne İslami, ne ahlaki ne de Türkiye'nin çıkarlarına uygundur. Bu durumda dökülen her masum insanın kanında Türkiye hükümetinin de vebali vardır.
İktidarın, Suriye'de gerçekleşmeyen hesaplarının faturasını bu ülkeye çıkarması kabul edilebilir bir tutum değildir. Bu tutumun Türkiye'ye çok kısa vadede önemli sorunlar getireceğini görmek gerekiyor. Türkiye'nin Suriye'den gelecek saldırılara hazırlıklı olduğu iddiası gülünçtür. Son zamanlarda yaşanan saldırılar düşünüldüğünde önemli riskler alındığını görmek gerekiyor. Yaşanacakların vebalini kim yüklenecek?
Ne yazık ki; yüz yıl önce yaşadığımız coğrafyanın haritasını cetvel ile çizenler, bugün tekrar Ortadoğu'yu şekillendirmeye çalışmaktadırlar. İkiz kulelere yapılan saldırı sonrası Amerika'nın gözünü diktiği topraklarda rejimler değişmeye başlamıştır. Önce Afganistan'da, ardından Irak'ta ve daha sonra da halk ayaklanmaları ile Kuzey Afrika'da iktidarlar el değiştirdi. Kuşkusuz halkın hak ve özgürlük talepleri yerinde ve kutsal taleplerdir ancak mesele rejim değişiklikleri yapılırken gerçekten halkın iradesinin ne kadar iktidara yansıyacağı meselesidir. Bunun böyle olmasını arzu etmekle beraber olayların o istikamette geliştiğini iddia etmek saflık olur.
Askeri müdahale ekseninden siyasî; müzakere eksenine dönülmeli
Suriye'ye müdahale gerekçesi yapılan Kürtler konusunda ise Türkiye'nin Irak'a müdahale sırasında “Kürt” varlığına karşı tutumundan ve bugüne kadar yaşananlardan hiç ders çıkarmadığını ifade etmem gerekiyor. Hatırlanacağı üzere, ABD, Irak'a karadan müdahaleyi Türkiye ve Kuzey Irak üzerinden yapmayı planlamaktaydı ve hazırlıkları tamamen o yöndeydi. Ancak tezkere Sayın Erdoğan'a rağmen TBMM'den geçmeyince işler değişti. Yine de hava harekâtının merkezinin Türkiye olduğunu unutmamak gerekiyor. Türkiye, o dönem, böyle bir harekâtın içinde olmasının en önemli gerekçesi olarak Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devleti ve Türkmen nüfusu olarak gösteriliyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin “Kürt devleti” fobisi geçen on beş yıldan fazla sürede henüz gerçekleşmedi ancak Kürtler Kuzey Irak'ta özerk Kürdistan yönetimini kurdular ve Türk işadamları buradaki yatırımlardan aslan payını alanlar oldu. Üstelik bu ilişki öyle bir noktaya ulaştı ki, Kuzey Irak yönetimi ile yapılan petrol anlaşması geçenlerde Irak Devleti'nin kısa süreliğine bile olsa hava sahasını Türkiye devletine kapatmaya kadar vardı.
Bugün Türkiye aynı gerekçelerle Suriye'ye müdahale kozunu masada tutmaya çalışmaktadır. Bulgaristan'da, Uygur'da Türkler söz konusu olduğunda en ciddi tepkiyi gösteren Türkiye, bölgede Kürt nüfusunun en yoğun yaşadığı ülke olarak kendi vatandaşlarının soydaşlarına ve akrabalarına karşı aynı hassasiyeti göstermemesi, en basit ifadeyle siyasi ahlaksızlıktır. Böyle bir davranış ve tutumun Kürtleri rahatsız etmediğini kim iddia edebilir?
Şayet Türkiye, toprak bütünlüğünü koruyarak bu coğrafyada varlığını sürdürmek istiyorsa ciddi bir paradigma değişikliğine ihtiyacı vardır. Aksine Kürtler nüfuzunu bölgede artırırken, siyasi olarak en aktif ve organize Kürtlerin olduğu Türkiye'nin bundan uzak kalmasını beklemek dünyanın mevcut gidişatıyla çok uyuşmamaktadır.
Suriye'de yaşanan savaşın ve müdahaleyle daha da artacak çatışmaların mezhepsel kavgaları, mücadeleleri derinleştireceği kesindir. Bu durumda İslam coğrafyasının tümünü bir kaosun içine sürükleyecek daha ciddi çatışmalar yaşanacak ve bedelini Sünni'siyle, Şii'siyle, Müslüman'ıyla, gayrimüslimiyle, Türk'üyle, Arap'ıyla, Kürt'üyle, Fars'ıyla bu coğrafyanın halkları ödeyecektir. Bundan kazançlı çıkacak kimdir? Müdahalenin, Suriye'yi de Irak'a çevireceğini görmek için illa daha fazla acıya mı şahitlik edeceğiz?
Böyle bir müdahale sırasında ve sonrasında sadece Suriye değil, hepimiz kaybedeceğiz. Bu yüzden Türkiye, hem Kürt hem de Suriye politikasını "askeri müdahale" ekseninden "siyasi müzakere" eksenine çevirmelidir. Yeni strateji ve siyaset değişikliği şarttır. Mevcut duruma hitap etmek için ciddi bir hazırlık ve ahlaki duruş gerekir. Fakat Türkiye'nin müdahale konusunda Batılılardan daha arzulu olduğunu üzülerek takip ediyoruz; siyasi müzakereye yönelik böyle bir çabanın olmadığı ortadadır. Bundan insanların çoğunun sonuç alınamayacağına inandıklarını da tahmin etmek zor değildir. Fakat bugün bu eksen değişikliği yapılmazsa, yarının Ortadoğu coğrafyası çok daha fazla şiddetin, nefretin, çatışmanın olduğu bir coğrafya olacaktır. Peki, bundan kazançlı kim çıkacaktır?
*Sivil Siyaset Platformu'nun sözcüsü, eski Diyarbakır milletvekili