Keser döner, sap döner...
Hesaplaşma'yı izledikten sonra akla gelen yığınla sorudan biri, diğerlerinin arasından sıyrılıyor: Yapımcılar, Al Pacino ile Anthony Hopkins'i bir araya getirdikleri oyuncu kadrosunu niçin Shintaro Shimosawa'ya teslim etmiş?
Chicago doğumlu Shimosawa'nın, 2000'lerin başında Hollywood'a kadar uzanan Japon korku-gerilim rüzgârının ürünü Garez serisi ve orta halli birkaç televizyon dizisinin senaristi olmaktan başka kayda değer bir vasfı yok. Genç yönetmen ilk kamera arkası deneyiminde, filmin orijinal adından mülhem söylersek, işi eline yüzüne bulaştırıyor.
80'li ve 90'lı yıllarda çokça tüketilen, hırslı adamların sonu hüsranla biten polisiye/gerilim öykülerinin kötü bir versiyonuna soyunuyor Hesaplaşma. Art arda kazandığı davalarla dikkatleri üzerine çeken genç avukat Ben (Josh Duhamel), eski bir tanıdığı aracılığıyla gizli belgelere ulaşır. Ünlü bir ilaç firmasının sahibi olan Arthur'un (Anthony Hopkins) deneylerde usulsüzlük yaptığını gösteren belgeler sayesinde Ben, çalıştığı hukuk firmasının patronu Charles (Al Pacino) ile bir anlaşma yapar. Ben, davadan 9 haneli bir tazminat geliri kazanırsa şirkete ortak olma yolunda önemli bir adım atacaktır. Genç avukat, dava sürecinde, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını geç de olsa fark edecektir.
Hesaplaşma'da işlerin yolundan çıkması ilginç bir şekilde gelişiyor. Karakter tasarımından entrikasına, kör göze parmak ‘sürpriz'inden düğümlerine kadar kötü yazılmış senaryonun hakkını yemeyelim! Hikâyesi ve olay örgüsü, Alan J. Pakula'nın Şüphe Altında (1990) filminden fazlasıyla ‘esinlenen' senaryo tel tel dökülüyor. Fakat yönetmenin her şeyden habersiz, başka bir dünyada gezinen teknik hamleleri olayı acıklı bir boyuta taşıyor. Shimosawa, hemen her sahnede kamerayla oynuyor. Hikâyeye hiçbir katkı sağlamayan ve sahnenin amacıyla ilgisiz kamera hareketleri bir süre sonra iyice anlamsızlaşarak gülünç bir hal alıyor. Kameranın bu şekilde kullanımı, zaten zor ilerleyen hikâyeden iyice koparıyor seyirciyi. Kim bilir, Shimosawa senaryonun yetersizliğinin farkında olduğu için, kamera kullanımında bir farklılık hedefleyerek bu açığı kapatmaya çalışıyordur...
Sona doğru gelindiğinde, senaryo ve yönetmenin elbirliğiyle seyirci filmden o kadar uzaklaşıyor ki, hikâyenin önemli kırılma noktalarından ‘Katil kim?' sorusu bile unutuluyor. Bu soruya, hiç de şaşırtıcı olmayan bir cevap veren film, hiçbir etki bırakmadan sona eriyor.