Seyfettin Gürsel - AKP'nin ekonomiyle imtihanı
AKP, dört yıl daha Türkiye'yi yönetecek. İç ve dış politikada nasıl bir yol izleyeceği aşağı yukarı belli.
Ekonomide ise belirsizlik var. Şu sıralarda yanıtı en çok merak edilen soru AKP'nin ekonomiyi kimlerle yöneteceği ve nasıl bir yol izleyeceği? Normalde her demokratik ülkede seçim öncesi iktidara aday bir partinin kazandığı takdirde ekonomiyi kime emanet edeceği ve hangi temel tercihleri yapacağı bellidir. Oysa ilkbaharda AKP içinde cereyan eden faiz kavgası odaklı tartışmalar bu kez böyle olmayabileceğini gösteriyor.
AKP tek başına iktidara geldiği takdirde Cumhurbaşkanı'nın kendi ekonomi takımını işin başına getireceğini tahmin ettiğimi yakın geçmişte savundum. AKP'nin eylülde yaptığı kongrede Ali Babacan ve Mehmet Şimşek'in parti yönetime alınmaması ve Babacan'ın milletvekilliği için başvurmaması yeni bir ekonomi ekibinin işbaşı yapacağının bariz işaretleriydi. Ama son dakikada Babacan, Davutoğlu tarafından ikna edildi ve 1 Kasım'da milletvekili oldu. Davutoğlu'nun ekonomi sorumluluğunu Ali Babacan'a vermek istediği belli oluyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu tercihe nasıl baktığı ise henüz tam belli değil.
AKP, zor bir seçimle karşı karşıya. Ekonomi takımı tercihinin ekonomik sorunların nasıl ele alınacağı konusunda önemli farklılıklar yaratacağı kanısındayım. Bu farklılıklara dair düşüncelerimi özetle paylaşmak istiyorum.
Temel sorun elbette ekonomik büyüme. Son dört yıl Türkiye ekonomisi reel olarak ortalama yüzde 3 kadar büyüdü. Kişi başına gelir de ancak yüzde 1,5 civarında artabildi. AKP ekonomi yönetiminin yüzde 5 olarak kabul ettiği potansiyel büyümeye bir türlü yaklaşılamadı. 2012'den itibaren uygulanmaya başlanan ve özetle iç talebin dizginlenmesi ile net ihracatın büyümeye pozitif katkı yapması ilkelerine dayanan “dengeli büyüme” stratejisi umulan ölçüde başarılı olamadı. AKP'nin “şahin” kanadı bu başarısızlığın baş sorumlusu olarak Babacan'ın yönetiminde izlenen yeni büyüme stratejisini sorumlu tutuyor.
Büyümenin dört yıldır yüzde 5'in bir hayli altında seyretmesinin yapısal nedeni verimlilik artışlarının son bulması. Babacan, bu nedenle ertelenen yapısal reformların devreye girmesinin şart olduğunu sürekli savunuyor. Ne var ki katıldığım bu yaklaşımla ancak orta-uzun vadede sonuç alınabilir. Büyümenin potansiyeline yaklaşabilmesi ve uzun soluklu olabilmesi için başta hukuk düzeni olmak üzere, ekonomi kurumlarında, vergi sisteminde, işgücü piyasasında, eğitimin her kademesinde etkinliği ve kaliteyi artıracak esaslı reformların yapılması şart.
Büyümenin bir an önce büyük ölçüde yükseltilmesini isteyen karşı ekibin izleyebileceği yegane yol ise iç talebin canlandırılması. Bu yolun taşları da AKP'nin son seçim bildirgesinde verilen sözlerle zaten bir ölçüde döşendi. Ancak iç talebi canlandırmanın en kestirme yolu sıkı para ve bütçe politikaları ile kredi artışını sınırlayan “makro ihtiyati” tedbirlerin gevşetilmesinden geçiyor. Eğer ekonomi yönetimine bu yaklaşımı savunanlar getirilecek olursa Merkez Bankası yönetiminin de değişmesi gerekecek. Erdem Başçı'nın görev süresi mayıs ayında doluyor. Bir şok yaratmamak için o tarihe kadar sabredilebilir!
Merkez Bankası yönetimi ile birlikte para politikası radikal bir şekilde değiştikten sonra yüksek enflasyonla mücadelenin akıbetinin ne olacağını, dahası iç talepteki güçlü canlanma ile birlikte yeniden artmaya başlayacak cari açığın sermaye akımlarını, dolayısıyla kuru nasıl etkileyeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Ancak sorun şu ki, Saray'ın ekonomi takımı bu iktisatçılardan oldukça farklı görüşlere sahip. Faiz kavgası sırasında Merkez Bankası faizini esaslı şekilde düşürürse, enflasyonun da düşen faizi izleyeceği, dolayısıyla piyasa faizlerinin de düşeceği, böylelikle yatırımların canlanacağı savunulmuştu. Bu görüşten vazgeçildiğini henüz duymadım.